sosyomat.com

  1. sosyomat hesabınızla giriş yapın.
  2. üye ol
  3. parolamı unuttum
  4. giriş

en geniş anlamı ile kaba güce dayanan totaliter ve gerici bütün düzenlere karşı olan topluluğumuz  (devamı)

bu topluluğa katıl

(üyelik yönetici onayı ile)

not panosu rss kaynağı

neler demişler

KADINLARA VICDANI RED CAGRISI

Merhaba,

‘Vicdani ret’; kişinin dini, ahlaki, insani, felsefi, politik ve benzer nedenlerle silahlı hizmeti, yani askerliği reddetmesi olarak tanımlanıyor.

Vicdani ret hakkı gelişmiş tüm demokrasilerde en doğal haklardan biri olarak tanınırken, Türkiye'de ise ömür boyu hapis, işkence ya da kaçak bir yaşama, sivil anlamda ölüme dönüşen bir sürece tekabül ediyor.

Vicdani ret bir ‘hak’ olarak düzenlenmediği gibi bir ‘suç’ olarak da düzenlenmemiştir. Bu sebeple vicdani retçiler asker sayılmakta ve vicdani kanaatlerine uygun eylemleri başkaca askeri suç tanımlarına sokulup, bu şekilde cezalandırılmaktadır.

47 üye ülkesi bulunan Avrupa Konseyi’nde ise sadece iki ülke vicdani ret hakkını tanımamaktadır. Bunlardan birisi Türkiye, diğeri Azerbaycandır, Azarbeycan’da kanunlaştırma çalışmaları tamamlamak üzeredir.

Bu iletişim gurubundaki herkesin vicdani reddini açıklaması ya da açıklayacak olması gerekmiyor kuşkusuz.

Son otuz senedir on binlerce insan canının savaş ekonomisine, savaş zihniyetine kurban edildiği, bu ölüm ekonomisine vergilerimizle doğrudan bizim de suç ortağı edildiğimiz Türkiye’de, “kadın vicdani reddi”nden çıkarak, “vicdani-total red”de, “savaş karşıtlığına”, “şiddet karşıtlığına”, “militarizme”, şiddetin özellikle kadına, çocuğa, diğer canlı türlerine uygulanmasının fallosentrik, milliyetçi, devletçi, ırkçı, heteroseksit, türcü kökenlerinin militarizmle ilişkileri üzerine fikir teatisinde bulunabileceğimiz, haberleşebileceğimiz bir grup.

Bu grup oluşumu önce, bir grup Müslüman kadına yazılan özel bir mektupla başlamış, daha sonra bu kadınlardan gelen talep üzerine mektup her inançtan ya da inançsız, her ideolojiden, her etnisiteden, her sınıftan kadınlara genişlemiş ve bir iletişim grubu kurma fikrine evrilmiştir.

İsrail gibi kadınların askerlik mecburiyeti olan ülkeler dışında, kadın vicdani reddini “entelektüel bir faaliyet” diye küçümseyen, hatta tam bir sivil itaatsizlik olarak bile görmeyen genel bir anlayış hakim maalesef.

Oysa, her ne kadar mevcut askerlik kanununda askerlik “vatandaşlık görevi” olarak tanımlanarak kadınlar ve heteroseksüel olmayan ve ya engelli erkekler vatandaş bile sayılmamış olsa da. Pınar Selek’in Sürüne Sürüne Erkek Olmak kitabının girişinde çok güzel tahlil ettiği gibi askerlik sadece heteroseksüel erkekleri değil; kadınlar, farklı cinsel yönelimdekiler, engelliler, çocuklar vb toplumun bütününü ilgilendiren bir sorundur.

Murat Belge’nin Türkiye, Almanya ve Japonya örnekleri üzerinden militarist devlet-militarist toplumu ele aldığı yeni kitabında da açıkladığı gibi Türkiye’de herkes militarizmle maluldür.

Aslında militarist ezber Foucault’un mikrodan makroya olarak tanımladığı yöntemle ailede başlar, okulda devam eder (müfredat da tümden bunun meşrulaştırılması üzerinedir) askerde en net halini alır. Türk erkeği bir üst otoriteye boyun eğmeye, bir altında gördüğünü otoritesine koşulsuz teslim almaya şartlanır. Ve bu gazetelerde gün geçmiyor ki bir tanesini görmediğimiz kadın cinayetlerine, tecavüzlere kadar uzanır.

Her şeyi bir “suç ve ceza” mantığına oturtan zihniyet kadın vicdani reddinin “ceza”dan muaf için meşru görmemeye çalışır oysa maalesef kadınlar vicdani retlerini açıkladıklarında, vicdani reddi desteklediklerinde, militarizme karşı duruşlarında TCK 318’in, yani fikir ve ifade hürriyetini gasp eden “Halkı Askerlikten Soğutmak” kanunun tehdidi altındadırlar. Üstelik bu kanun, mevcut Anayasa’nın ayrımcılığa dair 10. maddesine de aykırıdır. “Halkı İşçilikten Soğutmak”, “Halkı Öğretmenlikten Soğutmak”, “Halkı Gazetecilikten Soğutmak”, “Halkı Dansözlükten Soğutmak” gibi bir kanun duydunuz mu?

TCK 318’den ilk yargılanan ve hapis yatan kadın, henüz ismi TCK 155 iken Bilgesu Eranus’tur. Zuhal Olcay, Lale Mansur, Perihan Mağden, Bülent Ersoy gibi pek çok kadın TCK 318’den yargılanmıştır.

Militarizmin kadın erkek ayırt etmeksizin, üzerimizdeki etkileri, üstelik vergilerimizle bizi de pasif suç ortakları eden etkileri korkunç boyutlardadır.

Sadece iktisadi açıdan baktığımızda, KHIP raporuna göre TSK bütçesi, ki vergi muafiyetleri ve örtülü dahil edilmeden 2010’da yine artmıştır. Ve 2011’de daha da artması projelendirilmiştir. Bu artışlar eğitimden, sağlıktan, istihdamdan, kadın, çocuk vb’den tasarruflarla sosyal devleti al aşağı etmektedir.

Mesela, haftanın 5 günü Eskişehir semalarında askeri güç gösterisi olarak yapılan uçuşlarda, bir askeri uçağın kalkış maliyetine orta ölçekli bir kadın sığınma evi açılabiliyor (bu uçuşların simülasyon odasında yapılma seçeneği var). Peki her beş günde bir bir kadının kocası ya da akrabaları tarafından öldürüldüğü ve toplan 52 kadın sığınma evi olan Türkiye’de, bizim vergilerimizle alınan 6 savaş helikopterine ödenen 400 milyon dolarla kaç kadın sığınma evi açılır?

Bir de bu bütçenin tezahürleri vardır ki, 20 senede öldürülen 50 bin insan, yakılan yıkılan 5 bin köy, doğrudan hedef alınarak öldürülen 485 çocuk… Ki bu suçlar kanunlarla kamufle edilmiş, suçlular yargılanamamış, beraat ettirilmiş ya da sembolik cezalarla yırtmışlardır.

“Ordu Millet” efsanesi nasıl bir tarihsel süreç içinde doğdu, gelişti, yaygınlaştı? Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kadınlar ve erkekler, kadınlık ve erkeklik bu efsaneyle nasıl ilişkilendirildi? “Her Türk asker doğar” anlayışı nasıl normalleşti? Bunda eğitimin, özellikle de askerler tarafından verilen Milli Güvenlik dersinin nasıl bir rolü oldu? Zorunlu askerlik deneyimi erkekleri nasıl millileştirdi, disipline etti ve erkekleştirdi? Vicdani ret hareketi bir yandan ordu-millet efsanesini sorgularken başka neleri sorguladı? Bu süreçte cinsiyetçilik ve karşı cinsiyetçilikle (heteroseksizm) militarizm arasında nasıl bir ilişki kurgulandı? Kadınların “retçi” olması ne demek? Vicdani ret mücadelesi hangi eksenlerde şekillendi, nerelerde tıkanıklık yaşadı?

Maalesef en insani sivil itaatsizliklerden biri olan “vicdani ret” bile ülkemizde bir yerden sonra ciddi tek tipleşme ve statükolaşma süreçleri yaşandı. Bu noktada oluşan bazı iktidarlar önce Kürt Vicdani Reddini, ardından Müslüman Vicdani Reddini “vicdani ret” saymamaya kalktı, Kadın Vicdani Reddini tuzu kuru bir fantezi olarak görmeye çalıştı. Ki yine bir tek tipleştirme çabasını bazı feminist, anti-militaristler de yaptı, kendi doktrini harici kadın vicdani retlerini “fasulyeden” saymaya kalktılar.

Evet vicdani retteki büyük problemlerin biri de bu “tek tipleştirme” geleneğidir. Mesela bir kadın anti militarist bir görüş geliştirmeden, sadece oğlunun, kocasının askere gitmesini istemediği için vicdani reddini açıklamışsa, biz bunu “vicdani ret” saymayacak mıyız? Ne hakkımız var, ne haddimize?

Kadın Vicdani Redleri toğplumsal farkındalığın arttırılması adına da çok önemlidir.. Biliyorsunuz medyada birazcık meta değeri kazanmaya başlamış erkek vicdani retçiler de (Mehmet Bal, Halil Savda, Enver Aydemir vb) sahte çürük raporları verilerek gündemden düşürüldü. Bir sonraki duruşmasına bilir kişi gelecek, hukuk literatürünün en komik davalarından Eskişehir’deki “Herkes Bebek Doğar” davası (TCK 318) ya da 10 yıldır hürriyeti gaspedilen İnan Süver bile gündeme gelemedi.

28 Mayıs 2011’de ilkini, Pınar Selek’e ithafen Amargi’de yaptığımız Kadın ve Vicdani Red /Barış İçin Vicdani Red panel-forumlarına devam edeceğiz ve her panelde vicdani redlerini açıklayan kadınların, metinlerine yer vereceğiz.

Vicdani red ve vicdani red metinleri sahsidir. Herkes mesrebine, biyografisine izafeten, inanci, ideolojisi ya da baska nedenlere dayandirarak mevcut sartlarda ya da tum sartlarda niye askerige karsi oldugunu kendisi icin ilan eder. Kimisi total red boyutunda bu aciklamayi yaparken, kimisi mevcut kanuni duzenlemede getirilen bu yukumlulugu silahla alaka kurmamak, olmemek, oldurmemek vb nedenlerle askerlik yapmaya karsi oldugunu ama buna mukabil tutulacak baska bir sosyal gorevi kabul ettigini aciklar.

Devlet ve aygitlarindan TSK nicin vicdani reddin toplumsal farkindaligindan bu kadar cekiniyor? Bunu engellemek icin butceler ayirip stratejiler gelistiriyor?

Siz bugune kadar bir çatışmada ölmüs bir tek başbakan, cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı, milletvekili, büyük burjuva, büyük bürokrat, rütbeli asker oğlu gördünüz mü? Nedense hep fakir ailelerin çocukları, "vatan sağolsun" diye "sehit” (!?) olur, siyasi ve iktisadi güç vasilerinin oğullarina bir turlu "şehitlik" (!?) mertebesine erişmek nasip olmaz. Ya bir gün bu aileler şehitlik lolipobunu yemezlerse, kimin kapısına dayanırlar?

Şüphesiz devletler ideolojik aygıtlarıyla, hepimize pek çok hatalı ezber empoze eder. Oysa ağızlara pelezenk olmuş ezberlerin aksine milliyeti ne olursa olsun hiç bir bebek asker doğmaz. Potansiyel katil ya da maktul olmak bir erdem değildir.

Ama bu hususta bir toplumsal farkındalığın gelişmesi, savaştan siyasi ve iktisadi güç vesayeti sağlayanlar için büyük tehlikedir. Kolluk bütçesi tartışılmaya, devletin cebren aldığı vergilerin silaha değil de sosyal alana (yiyecek-içecek, iskan, sağlık, eğitim vb) harcanması talep edilmeye başlandığında, hatalı ezberleri harekete geçirip, bütçesine meşruiyet kazandırmak için, hemen bir "tehlike", bir "savaş" yaratır. Mesela ABD'de ordu bütçesinin en çok tartışıldığı iki senenin birinin akabinde Afganistan, birinin akabinde Irak Savaşları başlatılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti devletini asker kökenli kişilerin kurduğunu, bu ülkede üç askeri “darbenin” yapıldığını, ordunun kendisine sadece ülkeyi iç ve dış düşmanlara karşı koruma görevi vermeyip ulusun baştan aşağı yaratılmasında baş aktör olduğunu dikkate aldığımızda askeriyenin ve askerlik kurumunun toplum üzerinde ne kadar etkili olabileceğini tahmin edebiliriz.

Bu etki politik, ekonomik, kültürel ve sosyal yaşamımızda kendini nasıl güçlü bir şekilde hissettiriyorsa, hukuk sistemimizde de aynı güçlü etki görülmektedir. Örneğin, 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesi ile ülkeye iç huzur ve barış getirdiklerini ifade eden 12 Eylül askeri darbecileri hala yargılanmaktadır.

Türkiye Anayasasının “politik haklar ve görevler” başlıklı 5. bölümünün 72. maddesine göre “Vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu söylemde şunu görüyoruz bir manada vatandaşlık erkeklerindir, bir alt katmanda heteroseksüel erkeklerindir. Kadınlar ve homoseksüel erkekler vatandaş sayılmaz ayrımcılığı noktasında bir söylem. İnsanlık tarihinde savaşa katılmamak için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemlerden birisi vicdani rettir. Nitekim I. Dünya Savaşında 3500, II. Dünya Savaşında 37.000 ve Vietnam savaşında 200.000 vicdani retçi savaşın parçası olmayı reddetmiştir. Günümüzde ise ABD ordusundan Irak savaşına gitmeyi reddedenlerin sayısı beş bini bulmuştur.(1)

“Ordu millet efsanesi” nasıl bir tarihsel süreç içinde doğdu, gelişti, yaygınlaştı? Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kadınlar ve erkekler, kadınlık ve erkeklik bu efsaneyle nasıl ilişkilendirildi? “Her Türk asker doğar” anlayışı nasıl normalleşti? Bunda eğitimin, özellikle de askerler tarafından verilen Milli Güvenlik dersinin nasıl bir rolü oldu? Zorunlu askerlik deneyimi erkekleri nasıl millileştirdi, disipline etti ve erkekleştirdi? Vicdani ret hareketi bir yandan ordu-millet efsanesini sorgularken başka neleri sorguladı? Bu süreçte cinsiyetçilik ve karşı cinsiyetçilikle (heteroseksizm) militarizm arasında nasıl bir ilişki kurgulandı? Kadınların “retçi” olması ne demek? Vicdani ret mücadelesi hangi eksenlerde şekillendi, nerelerde tıkanıklık yaşadı?

TSK'nin sadece savunma/silah alim bütçesi (Jandarma hariç), TC'nin genel bütçesinin % 7 si, Bu dünyada 1. , Kore ve Meksika'nın bile önünde bir nispet. Dünya ortalaması genel bütçelerin % 2. Mukayese icin Kültür Bakanlığı bütçesinin, TC genel bütçesine nispeti % 0.038.

75 milyon nüfuslu TC'nin ordusunda 800 bin kişi istihdam ediliyor. 83 milyon nüfuslu Almanya'nın ordusunda 190 bin kişi (163 bine indiriliyor bu sene sonuna kadar).

TSK'de sadece profesyonel askerlere hizmet için garson, uşak vb 160 bin er kullanılıyor (tüm Alman ordusu kadar).

TSK'de general-amiral konumunda 347 şahıs var. Almanya'da 1955'den beri bu konumda görev almış insan sayısı, ise toplam 43 (yazıyla kırküç), halen görev başında olan ise 3 (uç) şahıs.

Alman ordusundaki bu üç şahıstan biri buradaki Genelkurbay Başkanı’na karşılık (Generalinspekteur der Bundeswehr), ikincisi Supreme Headquarters Allied Powers Europe ve ucuncusu de Allied Jointe Force/Command Brunssum. Gerek görulmediği için oramiral rütbesinde kimse yok.

TSK sadece bir kurum olduğu halde kanuni haksız imtiyazlar almıştır. Sadece OYAK bünyesinde 29 şirket, ortaklıklarla 60 şirket var. Bu şirketler müthiş cirolarına tezat sadece 18 bin kişiye iş imkanı sağlıyor, istihdam ediyor. Ve bu şirketler, ayni mecralarda faaliyet gösterenler dahil başka sivil şirketlerin aksine vergiden imtiyazlı ve pek çok hizmeti ücretsiz alıyor.

2 milyar dolarlık askeri harcamalarda da tek söz sahibi TSK'dir. 1/2si direkt, 1/2sine dolaylı, 2/3 oranında söz sahibidir, TBMM dahil diğer devlet kurumlarının söz hakki 1/3dur. Yani karar TSK'de dir.

TSK ve şirketleri haksız olarak bir çok vergiden muaftır, son dönemlerde Sümerbank, Demirçelik gibi şirketleri de bünyesine eklemiştir. Muthiş silah alım bütçesinin yarısı bile TC dahilinde üretilmemektedir, bu alımların % 95'lik bölümünün ABD, Almanya; Fransa; İngiltere ve İsrail'den yapılıyor, buradaki Wallerstein'in merkez-çevre ilişkisiyle açıkladığı rantp sizin mühayelinize bırakıyoruz.

Bizim vergilerimizle korkunç bir bütçe elde eden, siyasi, hukuki ve iktisadi (vergi muafiyetleri ve indirimleri) imtiyazlara sahip tek kurum da TSK değildir, her yıl vergisi üzerinden var olduğu pek çok insanın ölümüne sebebiyet veren kolluğun ikinci kodamanı Emniyet Teşkilatı’nın mevcut mevcudiyetiyle de mücadele etmemiz, bu mücadeleyi mevcut kanunları bile dikkate almadan, teamüllerle insan öldürmüş kolluk lehine kullanarak, koluğa karşı fikir suçları isnat ederek toplumsal adalet duygusunu yok eden Yargı ve toplumsal adalet duygusunu zedeleyici, insana karşı devlet ve aygıtlarını koruyan kanunlar çıkaran yasama yani Parlemento’ya genişletmeliyiz.

Vicdani ret sadece askerlikle yükümlü erkeklerin meselesi değildir. Vicdani, inancı vb nedenlerle cinsiyetçiliğe, militarizme, milliyetçiliğe, ataerkilliğe, savaş ekonomisine karşı çıkan herkesin meselesidir.

Ve tek tipleştirilemez, o tek tipleştirilmezlik anti-militarist olmayan vicdani retcileri de mesru kılar.

Vicdani ret bir sivil itaatsizliktir.

Bu noktada da kadın vicdani reddi, entelektüel bir faaliyet ya da sadece olgu mu , kocamı askere göndermiyorum amaçlı ve boyutunda değildir (ki sadece o boyuttaki de meşrudur)

Çünkü kadın vicdani reddi modernist ulus devletleri militer-milliyetçi yapısının ulus parafının ataerkillik olduğu, bu militarizmin sadece erkekleri değil tüm toplumsal yasama yansıyarak doğrudan kadınları da etkilediği, ki militarist zihniyet ezberindeki erkekler kadınlarla ilişkilerinde onları altı gibi görüp emir komuta şiddete kadar sık sık uzanan bu noktada cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir sivil itaatsizliktir.

28 Mayıs 2011’de ilkini, Pınar Selek’e ithafen Amargi’de yaptığımız Kadın ve Vicdani Red /Barış İçin Vicdani Red panel-forumlarına devam edeceğiz ve her panelde vicdani redlerini açıklayan kadınların, metinlerine yer vereceğiz.

Şu ana kadar açıklanmış kadın vicdani red metinleri için grubun files bölümüne bakılabilir:

Baris Icin Vicdani Red / Kadın ve Vicdani Red

ikkarus   19 Şubat 2012 16:52  

İŞKENCEYE CEZA İSTİYORUZ !

Engin Çeber, “Ferhat Gerçek’i Vuran Polis Tutuklansın” dediği için Sarıyer’de dört arkadaşı ile birlikte tamamen hukuksuz bir şekilde tutuklandı. Götürüldüğü Metris Hapishanesinde de süren aralıksız işkence sonucu 10.10.2008 tarihinde hayatını kaybetti. Adli Tıp ölümün işkenceye bağlı kanamalardan ötürü gerçekleştiğini raporladı.

Engin Çeber davası da Türkiye’de öteden beri bilinen işkence gerçeğini kaçınılmaz olarak belgeleyen ve tarihe geçiren davalardan biri oldu.

Yakalama anından başlayarak birçok kişinin tanıklığında gerçekleşti işkence. Daha ilk aşamasında avukatların ve İstanbul Barosunun müdahil olması ile saklanamaz oldu. Engin ve arkadaşları işkence görmüş bedenleri kamuoyundan saklanmak için tutuklandı. Engin Metris hapishanesinde ıslah edilmeye, korkutulmaya çalışıldı. Ama O ölü bedeni ile işkence izlerini dışarı taşıdı ve işkenceyi belgeledi.

Sokakta, hastanede, karakolda ve son olarak da hapishanede süren; polisin, doktorun, hâkimin askerin ve gardiyanın şüpheli olduğu bir dosya olması sebebi ile özel bir örnekti. Adalet Bakanı özür diledi, soruşturmaya avukatlar müdahale edebildi. En önemli yanı da Türkiye’de demokratik kitle örgütlerinin, hukukçuların yakından ve ısrarla takip ettikleri bir dosya oluşuydu. Katillere verilen cezalar tatmin edici olmasa da yargılama Türkiye’ de işkencenin sistemli olduğunu ve korunduğunu gösterdi.

01.06.2010 tarihinde verilen hüküm süresinde temyiz edilmesine karşılık 7 ay Yargıtay’a gönderilmedi. Bu durum şikâyete konu olmuş ve ilgili hâkimler hakkında soruşturma açılmış ise de geçen zaman katillerin lehine işlemeye devam etmektedir.

Yargıtay 8. Ceza Dairesi, Bakırköy 14 Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını, hukuki yararları birbirine uygun olmayan sanıkların aynı avukat tarafından savunulmasını, adil yargılama hakkının ihlali olacağından hareketle, esasa girmeden bozdu. Oysaki Yargılama sürerken müdahil avukatları bu konuda mahkemeyi uyarmış olmasına rağmen mahkeme bile isteye bu duruma göz yummuştu.

AHİM’nin kararlarında oluşan başlıca ilkelerden biri sürattir. Kamu görevlilerinin işkence yapmaktan ötürü sanık olduğu davaların ivedilikle ve öncelikle görülmesi gerekirken Yargıtay’ın esasa bile girmediği halde, bir usul yanlışlığını saptaması tam 16 ay sürdü. 28.09.2011 tarihinde tefhim edilen hükümden yaklaşık 5 ay sonra 20 Şubat 2012 tarihinde bozmadan sonra ilk duruşma yapılabilecek.

Biz, işkenceye ceza istedik. Bugün Enginin işkencede katledilmesinin üzerinden Üç Yıl Dört Ay geçmiş bulunuyor. Dosya bir yıl altı ay sonra bitirilmezse katiller tahliye olacaklar. Çünkü CMK 102. maddesine göre atılı suçun en uzun tutukluluk süresi Beş yıldır. Böylece hükümet her zamanki gibi “Biz ‘İşkenceye Sıfır Tolerans’ dedik ama ne yapalım bağımsız yargı böyle takdir etti, yasalara karşı boynumuz kıldan ince” diyerek kollarını kavuşturacak.

Bugüne kadarki yargılama pratiği yargının Engin’in katillerini tahliye etmek istendiğini gösteriyor. İşkence, insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur, insanlık suçlarında zamanaşımı olmaz. Ancak işkencenin en yetkili ağızlarda meşrulaştırılmaya çalışıldığı, işkencecilerin sahiplenildiği bir ülkede, tüm dünyada kabul edilen bu gerçeğin bir hükmü var mıdır?

Hukukçular, Demokratik Kitle Örgütleri, Meslek Örgütleri ve kendine insanım, insanlıktan yanayım diyenler, Enginin Katillerinin elini kolunu sallayarak gezmesini istemiyorsak, işkenceyi ve işkencecileri mahkûm etmek istiyorsak bu yargılamanın takipçisi olalım.

BAKIRKÖY ADLİYESİ 14 AĞIR CEZA MAHKEMESİ DURUŞMA SALONU

DURUŞMA SAATİ 13.00

BASIN AÇIKLAMASI BAKIRKÖY ADLİYESİ ÖNÜNDE SAAT 12.30 DA YAPILACAKTIR.

ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ İSTANBUL ŞUBE

ENGİN ÇEBER DAVA TAKİP KOMİSYONU

İrtibat: oya aslan

--
--
Avukat Oya ASLAN Hürriyet Mah. Dr. Cemil Bengü Cd. Çiçek Sok. No:3/3
Kağıthane Tel-Faks :0212 296 31 59 Gsm:0536 317 46 93

--
avukat Naciye Demir

ikkarus   18 Şubat 2012 18:17  

Roboskî’nin 34’ü 35 olmasın!

Yazarı : REHA RUHAVİOĞLU

Adalet nedir? sorusuna “devletin hazinesidir” cevabını veriyor Konfüçyüs… Ondan asırlar sonra “Adalet, ağaçları sulamaktır” diyor Mevlana, “Zulüm ise dikene su vermektir.”

Şırnak’ın Uludere (Qileban) ilçesinin Gülyazı (Bujeh) ve Ortasu (Roboskî) köylerinden 34 insanın havadan bombardıman ile öldürülmesinin ardından taziyeye giden kaymakama saldırı olmuştu. Bu çirkin hadiseden sonra konuşan kaymakam, “Bana saldıranlar asla ve asla cenaze sahipleri değildir!” açıklamasında bulunmuş; kaymakama saldıranların Uludereli olmadığı, cenaze sahipleri olmadığı defalarca basında yer almıştı.

Bu açıklamalar yayınlanadursun bombardımanda yaşamını yitiren köylülerin akrabalarından (yani, o köyden ve cenaze sahibi olan) beş kişi gözaltına alınıp tutuklandılar. Köyde bir “liste” dedikodusu da dolaşıyor, 50-70 kişi hakkında yakalama kararı olduğu söyleniyor. “Yakalama kararı varsa neden köye gelip almıyorlar?” sorusuna köylüler şu cevabı veriyorlar: “Tazminatı kabul etmemiz için baskı aracı olarak kullanıyorlar, tazminatı alırsanız kimse yakalanmaz diyorlar.” Yakalama kararının varlığı kesin değil, kesin olan bir korku aracı olarak bu dedikodunun dolaşımda olması…

Şırnak Kapalı Cezaevinde tutuklu bulunan beş kişiden 19 yaşındaki Faruk Encü’nün yakınlarına gönderdiği mektubu okuyorum, beni diken üstünde tutan mektup ateşin düştüğü yer olan aileyi nasıl yakmasın! Mektubunda “katledilen kardeşlerim, abilerim ve dostlarım gözlerimin önüne geliyorlar ve uyandığımda kendimi çok yalnız hissediyorum. Bazen hapishanenin ışıkları kapanınca kendimi asmak istiyorum.” diyen Faruk’un yakınları hayatından her gün endişe ediyorlar. Roboskî’den görüştüğüm Faruk’un amcaoğlu “yakın akrabalarımdan 9 kişiyi bombardımanda kaybettik, Faruk için çok korkuyoruz” diyor.

Babasını çok küçük yaşta kaybeden Faruk, üç amcasının üç çocuğuyla kardeş gibi büyümüş. F16’larla yapılan bombardıman kardeşim dediği üç kişiyi de parçalara ayırmış: Hamza(22), Cemal(18) ve Serhat(16). Halasının oğlu Bedran(14) da aynı kadere ortak olanlardan…

Geçtiğimiz gün görüşe giden ailesi Faruk’u çok perişan bir halde görmüş, cezaevindeki diğer mahkûmlar her gece ağladığını, psikolojisinin her geçen gün daha da kötüye gittiğini söylüyorlar.

Bu durum mektuptan da anlaşılıyor, şöyle yazıyor Faruk: “Serhat kardeşim bana söz vermiştin asla birbirimizi bırakmayacaktık ve beraber gözlerimizi kapacaktık bu yalan dünyada. (…) az kaldı sözümü tutacağım. Sizden isteğim eğer ölürsem 34 mezarın yanına benim mezarımı da kazın. (…) Öldüğümde belki onların yanına cennete giderim ve eski günlerimizdeki gibi halısahada top oynarız. Eskisi gibi piknik yaparız ve Serhat kardeşim beni yine suya atar ve Hamza kardeşim de yine gülerek sudan çıkmama yardım eder.”

Faruk’un yakınları bu intihar mektubunu savcılığa göstermek istemiş fakat “yiyip içtiğini, rahatının yerinde olduğunu” söyleyen savcılık bu konuyla ilgilenmemiş. Oysa Faruk ısrarla adalet istiyor: Size seslenmek istiyorum! (…) Ne hakkınız vardı benden bu hayallerimi aldınız. Bize bu acıyı çektirme hakkını nerden aldınız! Ne istediniz o gencecik insanlardan ve hayallerinden! Bu ülkede hak, hukuk ve demokrasiden bahsedenler yaklaşık 50 gün geçmesine rağmen katilleri bulamadınız (…) Ey ben insanım diyenler adalet istiyorum. Adalet adalet adalet istiyorum!”

Faruk bir yetim ve “Yetim ağladığı zaman onun ağlamasından Rahmân'ın Arş'ı titrer!” buyuruyor Peygamber-i Emin! İroniye bakın ki adaleti, onu ağlatanlardan istiyor. “Adalete dayanan kanun bu göğün direğidir, kanun bozulursa gök yerinde duramaz.” diyor Yusuf Has Hacib, çatırtılar geliyor gök kubbemizden d/uyuyor musunuz?!

Reha Ruhavioğlu / twitter.com/ruhavi

ikkarus   18 Şubat 2012 18:14  

CİHAN’A ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ

Galatasaray Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü 3. Sınıf öğrencisi Cihan Kırmızıgül’ün tutuklanmasının üzerinden 2 yıl geçti. Tutuklu bulunduğu süre içerisinde Cihan, sadece 7 kez hâkim karşısına çıkabildi! Gizli tanık ifadelerine, çelişkili polis beyanlarına göre özgürlüğü elinden alınan/tutuklanan Cihan hakkındaki en önemli delil, taktığı puşiydi. Gizli tanığın, duruşmanın 3. celsesinde, gördüğü şahsın Cihan olmadığını belirtmesine rağmen Cihan hala tutuklu!

Cihan’ın 8. Duruşması Çağlayan’daki İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 23 Mart 2012 tarihinde görülecek. Bizler Cihan’ın arkadaşları ve hocaları olarak, özgürlüğü ve eğitim hakkı elinden alınan arkadaşımız Cihan’ın tahliye edilip bir an önce aramıza dönmesini istiyoruz.

Cihan’ın tutuklanmasının 2. yılında, bu hukuksuzluğun son bulması için, Cihan’ın tekrar özgür kalması için, Galatasaray Üniversitesi önünde buluşup, basın açıklaması için Beşiktaş Adliyesi’ne yürüyoruz. Cihan Kırmızıgül’e destek için yapacağımız basın açıklamamıza tüm basın ve yayın organlarını bekliyoruz.

Basın Açıklaması 8. Duruşma
Tarih: 20 Şubat 2012 Tarih: 23 Mart 2012
Saat: 14:30 Saat: 10:00 itibariyle
Yer: Beşiktaş Meydan Yer: Çağlayan Adliyesi

GSÜ ÖĞRENCİLERİ

ikkarus   18 Şubat 2012 18:11  

Kadınlar Kadın Cinayetlerine Karşı Yürüdüler
Bugün saat 13.30'da Taksim Tünel'de buluşan kadınlar Büyük Kadın Yürüyüşü için bir araya geldiler. "Hesap Soruyoruz" pankartı arkasında yürüyüşe başlayan kadınlar, İstiklal Caddesi boyunca kadın katillerinden hesap soracaklarını dile getirdiler. Önde, geçtğimiz gün aile meclisi kararıyla öldürülen Ceylan Soysal'ın fotoğrafının taşındığı tabut ve gelinlikle, öldürüldükleri aileleri koruyan devletten hesap soran kadınlar; öldürülmeden önce devlet tarafından korunmak istediklerini haykırdı.
Kadınların Mücadelesi Binleri Aştı
Başladığı andan itibaren kadınların eyleme ilgisi yoğundu. Kadınların öfkesinin yürüyüşe yansıdığı eylemde pekçok kadın da korteje girerek destekledi.
Öldürülen Kadınların Yakınlarıyla El Ele Mücadele
Eylem için amaçlanan en önemli konulardan biri de öldürülen kadınların bütün kadınlarla birlikte yürümeleriydi. Geçtiğimiz hafta İstanbul Bayrampaşa'da boşandığı kocası tarafından oğluyla birlikte yakılarak öldürülen Tuğba Özbek'in yengesinin, kuzenlerinin ve arkadaşının yanı sıra Eskişehir'de 11 yaşında öldürülen Öznur Uluişden'in öğretmenin bu haklı mücadelede en önde yerlerini almaları, kadınların mücadelelerinin haklılığını bir kez daha kanıtladı.
Demet Bilgiç Arkadaşının Hesabını Sordu
Kadınlar sözler alarak kadın cinayetlerini durduracağını haykırdı. Devlete seslenen Tuğba Özbek'in arkadaşı da Özbek'in ölümünü anlatarak bunu hiçbir aklın almayacağını, devletin artık gereken tüm koruma önlemlerini alması gerektiğini dile getirdi.
Sanatçılar ve Yazarlar da Öldürülen Kadınlar İçin Yürüdü
Eylemin duyurusunu gazeteden görerek gelen Beren Saat ve platformun çağrısıyla eyleme katılan Nur Sürer de öldürülen kadınların hesabını sormak için yürüdü. Beren Saat, kadın cinayetlerine dur demek, kadın dayanışması için yürüyüşe katıldığını ifade ederken basın açıklamasının ardından konuşma yapan Nur Sürer; "Ayşe Paşalı bu devletin utancıdır. Erkeklerin sevgisi bu ülkede kadınları öldürüyor" diye konuştu.

ikkarus   18 Şubat 2012 18:10  

Tüm "ARKADAŞLAR"a selam olsun!

İzleyin... izletin...

Müge

merhaba,
beş yıldır sürdürdüğümüz adalet mücadelesinin sonucunda, bir taraftan, "gülen cemaatinin suçlarını örtmek için çalışmakla", öbür taraftan "ergenekon'cularla beraber iş yapmakla" suçlandık, ortada bir adalet skandalı ve organize devlet suçu varken bizi gündem yapmaya çalışıyorlar. aldırmayacağız. dikkatleri esas meseleden saptırmalarına izin vermeyeceğiz.
beş yıl boyunca, elimizin dilimizin ulaşabildiği herkesi adalet mücademize katılmaya çağırdık.
bazen 300 kişi olduk, bazen 500 kişi.
19 Ocak 2012'de de 40 bin kişiydik.

izleyin, kendinizi, dostlarınızı arayın; hep birlikte adalet aramak, "biz bu zokayı yutmadık" demek ne kadar harika oluyor, hatırlayın:

selamlar, hürmetler

ikkarus   10 Şubat 2012 11:41  

ikkarus   21 Ocak 2012 12:19  

'Kötü günlerdeyiz, evet. Kişi başına düşen devlet, savaş ve zulüm miktarı çoğalıyor, evet. "Şiirimiz her işi yapar abiler"(ablalar) diyen şaire inat, devletler, tanrıların emri, siyasetin, paranın ve duanın kavliyle her işi yapıyor, evet. Yine de bunlardan sürekli "umutsuzluk" çıkarmak neden? İlk tahlilde ormanına küsmemiş ağaç, son tahlilde ağaçlarını azarlamayan orman olmak varken, ilk ve sol tahlilde aşk ve devrim olup sorularımızdan doğup yeni cevaplar olmak varken, aleyhimizdeki delillere baka karara, "örgütsüzlüğü" göklere çıkarmayı icat eden kim? Kendini hangi adla tanımlarsa tanımlasın her muhalifin, kendine "yeniden" başlamak için soracağı soru şudur: Her soydan, her boydan, her renkten ve her dilden tüm muhaliflerin ocağına incir dikilip soyu tükense ve tek başıma kalsam ne yaparım? Uzun uzun düşünüp bıktırıcı tartışmalar yapmaya, "canbaza bak!" yapıp yerden bitme sorunun arkasından dolanıp "puan" almaya, ustaların kitaplarını karıştırıp "kutsal" yanıtlar aramaya, alıntılar ezberlemeye gerek yok. Yanıt çok basit; o tek muhalifin, o solkişot'un, o solmohikan'ın yapması gereken, kendini başlangıç yaparak dünyayı yorumlamak ve değiştirmek için düşbaşı yapmaktır. Unutanlara hatırlatalım; her çiçek tohumunda gizlidir, her muhalif tek kişilik toplumdur. Bu nedenle, "biz" yaratmanın olmazsa olmaz koşulu; kendini "bir yokmuş" değil, "bir varmış" hissederek kapladığı yerin kapsam alanını genişletmektir. Kaldı ki, bunca yenilgilere, yanılgılara karşın, tarihin sıfır noktasında değiliz, tek kişi hiç değiliz. Devrim öldü, yaşasın tanrı ve devlet diyenlere inat, bizim mahallenin çocuklarının birbirlerine yardım-yataklık yapmalarının somut anlamı şudur: Kendinden başlayarak umut etmek, kendini önce kendine hatırlatmak sonra da devrimle arkadaşlık yapmaya devam etmek...'
-Sezai Sarıoğlu

ikkarus   21 Ocak 2012 12:08  

ikkarus   30 Aralık 2011 20:16  

İnsan Hakları Derneği (İHD) ile İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği (MAZLUMDER) ortak heyeti Uludere'de 38 insanın öldürülmesini ''yargısız infaz'' olarak değerlendiriyor, olayın toplu bir katliam olduğu görüşüne vardıklarını söylüyor.

Diyarbakır İHD'den avukat Serdar Çelebi, Mardin İHD'den avukat Erdal Kuzu, avukat Hüzeyin Camgir, Siirt İHD'den Vefa Aydın, MAZLUMDER Genel Merkezi'nden avukat Sabahattin Çoban ile İHD Genel Merkez temsilcisi, Şırnak İHD'den avukat Cihan Güçlük'ün aralarında bulunduğu heyet ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütlerini dayanışmaya çağırıyor, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi'nin bölgeye derhal heyet göndermesini bekliyor.

Heyet, 28 Aralık günü Gülyazı (Bujeh) ve Ortasu (Roboski) köylerinde yaptıkları görüşmeler sonucu hazırladıkları önizlenim raporunda Türk Medyasını da "resmi kurumların yaptığı açıklamalar dışında, katliama basın etiği çerçevesinde yaklaşması ve kamuoyuna gerçekleri aktarması'' çağrısı yapıyor.
Heyet hastanede

İHD Hakkari, Van, Siirt, Mardin, Diyarbakır şubeleriyle MAZLUMDER Diyarbakır ve her iki örgütün genel merkez üyelerinin yer aldığı heyet çarşamba günü saat 17.00 sularında Uludere'deydi.

Heyet üyeleri Uludere Devlet Hastanesinde cenazelerin, başlarında aileleri, gruplar halinde gelişigüzel odalarda battaniyelere sarılı halde bekletildiğini söylüyor.

''Otopsinin yapılmakta olduğu yer hastanenin kalorifer kazanı odasının bitişiğinde bodrum kattaydı. Salonun bir kısmının çarşaflarla kapatılarak ikiye ayrılmıştı, otopsi perde arkasında yapılıyordu."

''Otopsi işlemlerine aileleri temsilen Şırnak Barosundan tek bir avukatın bulunmasına izin verildi. İki savcı işlemleri yürütüyordu. Saat 18.30 itibariyle sadece altı cenazenin otopsi işlemi tamamlanmıştı. ''
Köylüler anlatıyor

Heyet üyelerinin köylülerle görüşmelerinden aktardıkları şöyle:

Sıfır noktasında: Olay 28 Aralık, carsamba günü 21.20 sularında Gülyazı-Ortasu köylerine bir bir buçuk saat mesafede Türkiye-Irak sınırının sıfır noktasında meydana geldi.

12-28 yaşlarındaydılar: Uludere Hastanesi'nde 38 cenaze bulunuyor. Hayatlarını kaybedenler 38 kişinin yaşları 12 ila 28 arasında.

Bilgi dahilinde ticaret: Hayatlarını kaybedenler mazot ve gıda maddeleri üzerinden sınır ticaretiyle uğraşıyordu. Sınır ticareti yıllardır Karakolun bilgisi dahilinde yapılıyor. Özellikle son bir ayda karakol sınır ticaretine kolaylık ve müsamaha tanıyordu.

Karakol alaya taşındı: Ortasu köyünde bulunan Jandarma Karakolu 10 gün önce boşaltılarak Gülyazı Alayına taşındı.
Hacı Encü anlatıyor

Heyetin görüştüğü Hacı Encü 19 yaşında; Davut Encü (22) ve Şırnak Devlet Hastanesi'nde tedavi gören Servet Encü ile birlikte bombardımandan sağ kurtuldu.

Hacı Encü grupta evli iki kişi dışındakilerin lise ve ilköğretim öğrencileri olduğunu, henüz kimsenin kendisini ifade almak için çağırmadığını, olaydan sonra da hiç asker görmediğini anlatıyor.

Irak'a geçtik: 28 Aralık günü saat 16.00'da kırk elli kişilik bir grupla, yine bu sayıda katırla beraber sınırın Irak tarafına geçtik.

Karakol biliyordu: Karakola özellikle bir bilgilendirme yapmadık ancak gidip geldiğimizi zaten biliyorlardı. Amacımız şeker ve mazot getirmekti. Hatta giderken İnsansız Hava Aracının sesini dahi duyduk ancak sürekli gidip geldiğimiz için yolumuza devam ettik.

Köyün yaylasına döndük: Akşam 19.00'da katırları yükleyerek yola çıktık. Saat 21.00 gibi sınıra yaklaştık. Bizim köyün yaylasına vardık, yayla tam sınırdadır.

Önce top atışı: Orada önce aydınlatma fişeği ve akabinde de top-obüs atışı yapıldı. Biz yükümüzü sınırın diğer tarafında bıraktık.

Bombardıman başladı: Hemen ardından uçaklar geldi ve bombardıman başladı. İki gruptuk, öndeki grup ile arkadaki grup arasında 300-400 metre mesafe vardı, ilk top atışından hemen sonra uçak geldi, askerler bizim yaylayı tuttukları için, bu tarafa geçebileceğimiz başka yol yoktu, bu nedenle gruplar sıkışarak bir araya gelmek zorunda kaldı.

İkiye ayrıldık: Sonunda iki büyük grup olduk. İlk uçak bombardımanında sınırın sıfır noktasında bulunan yaklaşık 20 kişilik grup imha oldu; hemen geriye kaçmaya başladık. Kayalıklar arasında kalanların üzerine bomba yağmaya başladı. Benim de içinde bulunduğum grup altı kişiydi.

Kayalığa sığındık: Bu gruptan üç kişi kurtulduk, üzerimizde günlük sivil elbiselerimiz vardı, hiç kimsede silah yoktu, olay bir saat kadar sürdü, üç katırla beraber küçük bir deredeki suya girdik, bir saat bekledikten sonra bir kayalığın altına sığındık, arkadaşlarımızdan haber alamadık.

Köylüler geldi: Saat 23.00-23.30 gibi gelen ışıklardan ve seslerden köylülerin geldiğini anladık, köylüler feryat etmeye başlayınca askerler tuttukları yerlerden çekilerek yaylayı da boşalttılar, çok uzun zamandır bu işi yapıyoruz.
Heyetin tespitleri

Heyet hastanede gördükleri cesetlerin yanmış, iç organlarının dışarıda olduğunu, çoğunun kafatasının parçalandığını, vücut bütünlüklerinin parçalanmak suretiyle bozulduğunu raporda aktarıyor. Olayda, tahrip gücü çok yüksek, yakıcı nitelikte mühimmatın kullanıldığı notunu rapora düşüyor.

Heyetin görgü tanıkları ve köylülerle yaptıkları görüşmeler sonucu oluşturduğu tespitler şöyle:

Hepsi sivil: Olayda tamamı sivil olan insanlar öldü ve yaralandı.

''Dur'' ihtarı yok: Olay esnasında gruba ''dur'' ihtarı yapılmadı ve grup uyarılmadı. Gruptan hiçbir surette güvenlik güçlerine ateş açılmadı. Askerler de bireysel olarak ateş etmedi.

Herkes birbirini tanıyor: Olay yerinde bulunan güvenlik güçleri gruptakileri tanıyor, sınır ticareti nedeniyle yapılan bu gidiş ve gelişlerden haberdarlar.

Yol patika değil: Kullanılan yol patika yol değil, yol üstünde maden ocakları bulunuyor.

Resmi açıklamanın aksi: Resmi açıklamaların aksine olay yeri Sinat-Haftanin olarak adlandırılan bölgeye uzak. Olay sırasında, saldırıya uğrayan bir grup Türkiye tarafında, bir grup da Irak-Türkiye sınırının üstündeydi.

Askerler çekildi: Olaydan sonra hiçbir resmi kurum cenazeleri almak için girişimde bulunmadı. Askerler olay bölgesinden tamamen çekildi. Köylüler cenazeleri kendi imkanları ile Gülyazı köyüne getirdi.

Otopsi: Hastane koşulları otopsi işlemine elverişli değil. Cenazeler gelişigüzel odalara bırakıldı. Cenazeler akrabaları tarafından battaniyelere sarıldı. Hastane personeli yetersiz. Cenazeleri otopsiye ve ambulanslara aileler taşıdı.

Delillerin karartılma ihtimali: Cenazelerden otopsi sonucunda elde edilecek delillerin mevcut koşullar nedeniyle usulüne uygun şekilde alınması mümkün görünmüyor, bu nedenle delillerin karartılma ihtimali yüksek.
-Bianet

ikkarus   30 Aralık 2011 19:55  

anti faşist tv

devrimde bunla dans edelim

1 Mayıs 2008

1 Mayıs 2008

Chumbawamba - Bella Ciao

Dünya Ticaret Örgütü Protestoları (Kara Blok)

fotoğraflar

topluluk fotoğrafları
  1. mini
  2. mini
  3. mini
  4. mini
  5. mini
  6. mini
  7. mini
  8. mini
  9. mini

 

son cevherler

topluluğa son katılanlar

  1. cobanignesi
  2. bayarca
  3. ALINBUNUDISARIYA
  4. ortakahve
  5. septomoni
  6. batalusaa
  7. moshimoshi
  8. Libertias
  9. denizdnz
  10. mahabat
  11. zazaaaa
  12. demokles
  13. soad28
  14. necayev
  15. signomi55
  16. yasinojen

tümü »
rapor et bu topluluğun kural dışı olduğunu düşünüyorsanız, yandaki ikona tıklayıp rapor edebilirsiniz.

pilli projeleri: pilli.com: kollektif bağımsız içerik | sosyomat.com: arkadaşını etiketle | put.io: online cloud storage